ERGENLİK DEYİP GEÇMEYİN!

Ergenlik Nedir? Ergenlik Döneminde ki Çocukla Nasıl İletişim Kurulmalıdır?

Ergenlik; çocukluk ile yetişkinlik arasında fiziksel, duygusal ve bilişsel olarak değişim gösteren, bir olgunlaşma ve geçiş dönemi olarak değerlendirilir. Ergenlik süreci hem gençlerin hem de ailelerin kaygı duyduğu bir evredir. Bu dönemde ergen bedensel ve duygusal değişimlere ayak uydurmaya çalışırken bir yandan da  ailesel ve akran ilişkilerinde değişim veya yön değiştirme görülmektedir. Ergenlik genel olarak kızlarda 9-10, erkeklerde 11-12 yaş civarında başlar. Ergenliğin her çocukta farklı olabileceği kendine özel olduğu unutulmamalıdır ve ona göre değerlendirilmesi gerekir. Ergenliğin başlaması ve bitmesi; cinsiyet, kilo, ırk, anne-babanın ergenlik seyri, beslenme, sosyal ve psikolojik duruma göre değişim göstermektedir.

Ergenlik dönemi kişiliğin yeniden yapılandığı önemli bir dönem olduğu için dikkate alınmalıdır. Bu süreçte beyinde ve bedende önemli değişiklikler meydana gelir ve bu değişiklikler çocuğun üretkenliğini artırarak bir erişkin olma yolunda ilerlemesini sağlar. Bu süreçte ki kişiliğin yapılanmasında önemli olan etkenler çocuğun yaşadığı çevre, aile, arkadaşlık ilişkileri, eğitimi önemli bir rol alır. Yaşanan süreçte ortaya çıkan ve çıkabilecek sıkıntılar göz önüne alınmalı ve önemsenmelidir. Karmaşık duyguların yaşandığıbu süreçte ergenin dürtüselliği artabilir ancak diğer taraftan bu duyguları kontrol etme becerisi geliştirir ve duygularını kontrol etmeyi öğrenir.

Ergenlik sürecinde ki gençler genelde bağımsızlık arayışı içinde olurlar. Ayrı bir birey olduğunu öncelikle kendine ve etrafına gösterme çabası içinde, kendi kararlarını alma, kendi yaşamını düzenleme, kendi seçimlerini yapma gibi istekleri olmaktadır. Bu çabanın asıl sebebi ergenin kendisinin farklı olduğunu, çevresindekilerin isteğine göre hareket etmek istemediği ve kendi düşünceleri olduğunu göstermektir. Bu sebepten dolayı çoğunlukla aile ile çatışma yaşandığı görülmektedir.

Ergenlikte sebepsiz yere bağırma, sinirlenme, ağlama veya yemek yememe gibi davranışlar görülmez. Bu tür belirtiler genellikle başka ruhsal sıkıntıların sebebi ile ortaya çıkabilir.

Bu dönemde yaşadıklarını anlayıp, kendilerini dinlemek için genellikle yalnız kalmayı tercih edebilirler. Kendilerine ait özel bir dünya olmasını isteyebilir. Bu yalnız kalma süreci ergen için bir mahremiyet olarak değerlendirilir ve bu mahremiyete saygı duyulmasını ve anlaşılmasını bekler. Aile ile her şeyi paylaşmayıp anlatmamayı tercih edebilir. Ergen ailesine olan bağımlılığından kurtularak kendi kimliğini bulmak isteyebilir. Bu nedenle aileden uzaklaşma ve yalnız kalma ihtiyacı hissedebilir. Odaya kapanma, kimseyle konuşmak istememe, odasına kimsenin girmesini istememe gibi davranışlar gözlenebilir. Bunlara saygı duyulmadığını gördüğü veya düşündüğü noktalarda büyük tepkiler verebilir. Aileler çocuklarının kendilerinden uzaklaştığını düşünerek endişeye kapılabilirler. Çocuklarının onlarla bir şey paylaşmamasından dolayı gizli ve yanlış işler yaptığını düşünüp kaygı duyabilirler. Bu nedenle aile çocuğunu kontrol etmek isteyebilir ancak bu ergen tarafından baskı olarak algılanıp tepki göstermesine sebep olabilmektedir. Bunun sonucunda aile çocuğunun öfkeli ve isyankar olduğunu düşünerek çatışma yaşayabilirler. Genellikle aile içi çatışmaların bu gibi sebeplerden dolayı ortaya çıktığı görülmektedir. Ergenlik sürecindeki gençler çoğunlukla arkadaşları ile vakit geçirmeyi tercih edebilir. Genellikle kendine yakın bulduğu arkadaşları ile paylaşımlarda bulunur.Ve en büyük korkuları arkadaş çevresi tarafından dışlanmaktır.

Kimlik arayışında olan ergenler kendilerine kimlik modelleri ararlar. Buradaki kimlik modelleri genellikle yakın arkadaş çevresi ve yaşıtları olur. Kendilerini bir gruba ait hissetmek isteyebilirler. Bu nedenle yakın arkadaş çevresi gibi giyinip, onlar gibi davrandığı gözlemlenir. Burada ailesi dışında ve aileden bağımsız olarak kabul edildiği bir ortama aitlik kazandığını düşünebilir. Aileler çocuklarının arkadaşlarını desteklemeli ancak grup etkisi ile bazen yanlışlar da yapılabileceği bilincini aşılamalıdır. Çocuğun çevresini tanımak bu süreçte önemlidir ancak bu tanıma çocuğun eşyalarını karıştırarak yapmak doğru değildir. Çocuklarının arkadaşları ile yakından görüşüp tanışma sağlanabilir. Anne babalar olarak çocuklar ile sürekli tartışmak ve arkadaşlarını kötülemek çocuğu daha fazla uzaklaştırır. Yalnız kaldığını düşünen çocuk arkadaşlarına daha fazla bağlılık gösterebilir. Yaşanan sorunlarda işbirlikçi olmak, birlikte çözüm yolu aramak aileler ile çocuk arasında ki iletişimi kuvvetlendirir.

Ergenlerin aslında ihtiyacı olduğunu düşündüğü şeyler; bağımsızlık ve otonomi sahibi olmak. Bunun yanı sıra mahremiyetine saygı duyulması, hata yapmada özgür olma ve karar almada bağımsızlık, akranları ile daha fazla vakit geçirme gibi isteklerdir.

Aileler genellikle bunları göremeyebiliyor ve ergenin daha çok nasihate ve tavsiyeye, kurallara, sınırlara ihtiyacı olduğunu düşünüyor. Aynı zamanda ergenin aile ve akraba bağlarını daha çok kuvvetlendirmeye çalışma, onları yapacakları hatalardan korumaya çalışma eğilimi göstermektedirler.

Ergenler kimlik arayışı için ailelerine olan bağımlılıklarını koparmak isterken diğer yandan hayatta ki zorluklar ve tehlikelere karşı savunmasız oldukları düşünerek korkabilirler. Dış dünyaya açılırken ailesinin rehberliğine ve korumasına ihtiyaç duymazken kendini güvende hissetmeye ihtiyaç duyacaktır. Bu nedenle ailelerin yaşanan bu süreçte olaylara fazla müdahale yerine biraz daha akışına bırakmaları daha sağlıklı bir yol olabilir. Ergen yetişkinliğe adım attığı dönemde birçok hata yapabileceği gibi birçok iyi seçimlerde yapacaktır. Ailelerin bunun bilincinde olup çocuklarına bunu yansıtması önemlidir.

Burada akışına bırakmak demek olaylarla ve çocukla ilgilenmemek demek değildir. En güzel örnek küçük bir çocuğun özgüvenini desteklemek gibi düşünülebilir. Küçük çocukların özgüvenini desteklerken aileler çocuklarını belirli uzaklıkta ki bir mesafeden izler. Çocuk hem bağımsız hisseder hem de güven ihtiyacı duyduğu anda kafası çevirdiğinde annesinin veya babasının orda olduğunu görerek rahatlar.Ergenlik süreci de buna benzer. Aileler çocuklarının ergenlikten yetişkinliğe adım atarken çocuğunun yaptıklarını başında dikilerek değil belirli bir mesafeden izleyerek takip etmesi gerekir. Bu hem ergenin istediği özgürlük alanı olarak değerlendirdiği sınırları zorlamamış olacaktır hem de kendine olan güvenini destekleyecektir.

Ergenle sağlıklı bir iletişim kurmak için öncelikle onun artık kendine özgü bir birey olduğunu ve eskisi gibi olmayacağını kabullenmek gereklidir. Her zaman iyi bir dinleyici olmak, panik durumlarda bile sakinliği ve kızgınlığı kontrol altına alabilmek, ani tepkilerden ve nasihatlerden kaçınmak önemlidir. Sorunlarını ciddiye almak, ona vakit ayırarak dinlemek sağlıklı bir iletişim için gereken bir noktadır. Bu çocuğun aile ile bir şeyleri paylaşma konusunda cesaretini ve hevesini arttıracaktır. Ailelerin davranış biçimine göre ergende aile içinde önem verildiğini düşünür ve o da ailesi ile fikir alışverişine hazır olabilir.

Aileler, çocuklarına güvendiklerini hissettirmeli ve bu güven ortamında yaşaması için cesaretlendirmesi önemlidir.

 

Uzman Klinik Psikolog

Gizem DURAN TÜZER

Anne Baba Tutumlarının Çocuk Üzerinde Ki Kişilik ve Psikolojik Etkileri

Anne Baba Tutumu Nedir?

Çocuğunu yetiştirirken anne babanın kullandığı davranışların ve yöntemlerin  tümüdür. Bu tutumların hepsi çocuğun psikolojik ve kişilik açısından gelişimi için oldukça önemlidir. Çünkü çocuğun benliğini geliştirirken aile ile kurduğu ilişki şimdi ve ileriki yaşamının etkileri olabilir. Bu gelişimin sağlıklı bir biçimde olabilmesi için ailelerin tutumunu belirleyen iki önemli unsur bulunur. Birincisi; koşulsuz sevgi ve kabul, ilgi, bakım, destek ve yakınlık ikincisi ise; ailenin çocuk için belirlediği kontrol amaçlı sınırlardır.

En sık karşılaşılan anne-baba tutumları; Baskıcı ve otoriter anne-baba tutumu, aşırı hoşgörülü anne-baba tutumu, aşırı koruyucu anne-baba tutumu, tutarsız anne-baba tutumu, reddedici veya ihmal eden anne-baba tutumu, mükemmeliyetçi anne-baba tutumu, demokratik ve güven verici anne baba tutumu olarak sıralanabilir. Bu anne-baba tutumlarının birden fazlası aile içinde var olabilir. Ancak içlerinden bir tanesi daha belirgin bir biçimde görülebilmektedir.

Baskıcı ve Otoriter Anne-Baba Tutumu

Anne/babanın veya her ikisinin de çocuğa uyguladığı, çocuğun isteklerini kabul etmeksizin emir veren, katı kuralları ve sıkı disiplini olan aile tutumudur. Otoriter ailelerin, iletişim boyutunda incelendiği zaman aile içinde ki iletişimlerinin de sınırlı olduğu görülmektedir. Çocuğun fikri fazla sorulmaz. Çocuğa fazla sevgi gösterilmez veya sınırlıdır. Çünkü çocuğa gösterilen sevginin çocuğu şımarttığı düşünülür.

En iyi cezanın fiziksel ceza veya sözel saldırganlık olduğu düşünülür. Sevgiyi kısmak da kullanılan diğer ceza türlerindendir.

Baskıcı ve otoriter anne baba tutumu ile büyütülen çocukların kişilik özelliklerine bakıldığı zaman çoğunlukla özgüveni zayıf, ürkek, çekingen, her işte dikkatli olmasına rağmen yine de kendinden emin olamayan bireyler oldukları görülmektedir. Aynı zaman da başkalarının etkisi altında çabuk kalabilir ve kendi isteklerini dile getiremezler. Bunun yanı sıra kendilerinden güçsüzlere karşı saldırgan davranışlar gösterebilirler.

. Mükemmeliyetçi yapıları gelişir ancak kendilerini hiçbir zaman başarılı bulmazlar ve  sık sık kendilerini eleştirirler. Yabancı olan her şeye güvensizlik duyar, dünyayı tehdit olarak görebilir. Düşünceler de katılık ve otoriterlik geliştirebilirler.

Aşırı Hoşgörülü Anne-Baba Tutumu

Çocuğun aileye hükmettiği aile tutumudur. Anne baba çocuğun isteklerini hiçbir denetim ve sınırlamalar olmaksızın kabul eder ve tüm hayatını çocuğun istek ve arzusuna göre belirler. Çocuğa karşı aşırı sevgi gösterilen bu ailelerde disiplin yok denecek kadar azdır. Çoğu olumsuz davranışlar hoşgörü ile karşılanır. Aile içinde çocuğa kontrol amaçlı sınır koyulmadığı görülmektedir. Bu aile tutumu genellikle çocuk merkezlidir ve çocuk ne derse o olur.

Aşırı hoşgörülü aile de yetişen çocuklar; kural tanımayan, bencil, sabırsız, her istediğinin anında gerçekleşmesini isteyen, doyumsuz kişilik yapılarına sahip olduğu görülmektedir. Dürtülerini denetleme yeteneği gelişemez. Doyumsuzlukları ileride zararlı alışkanlıklar edin-melerine neden olabilir.

Aile içinde kuralsız bir biçimde yetişen çocukların ilerde karşılaştıkları kurallar ve otorite ile oldukça sıkıntı yaşadığı görülmektedir. Özellikle okuldaki kurallarla karşılaşınca okula ve arkadaş çevresine uyum sağlamakta zorlanabilirler.

Sosyal ortama girdiğinde ve her dediğinin olmadığını gördüğünde de hayal kırıklığına uğrarlarve bu durum karşısında agresifleşebilirler.

Aşırı Koruyucu Anne-Baba Tutumu

Çocuğun her zaman kontrol altında tutulduğu, her an zarar gelebilir endişesi ile aşırı ilgi ve alaka gösterilen aile tutumudur. Genellikle bu düşünce nedeniyle çocuğun sokağa çıkması bile istenmeyip kısıtlanabilir. Bu koruyup kollama çocuğun kendini gerçekleştirebileceği faaliyetleri de engelleyebilecek düzeyde olabilir. Çocuk sürekli korunmaya muhtaçmış gibi düşünülür ve davranılır. Çocuk adına kararlar alınır, kendi kararlarını vermesi için yeterli olanak verilmez. Bu nedenle çocuk her zaman kendisi adına en iyi olanına ailesinin karar verebileceğini düşünür ve ileri ki yaşamında kendi kararlarını almakta zorlanır. Çoğunlukla kararsız kalır. Başkalarının düşünce ve fikirlerine daha çok önem verir.

Çocuğun yerine getirmesi gereken sorumlulukları da çoğunlukla anne-baba yapmaktadır. Bu nedenle hiçbir engelle karşılaşmamış olan çocuğun çözüm üretme ve başa çıkma becerileri gelişemez. Yetişkin yaşamına yeterli hazırlık yapamazlar.

Aşırı koruyucu anne baba tutumları ile büyüyen bu çocuklar; aileye aşırı bağımlı, özgüveni eksik, duygusaş açıdan zayıf kişiler olabilirler. Dünyayı bir tehdit olarak algılayabilirler. Sürekli kaygılı ve sürekli kendini ve haklarını savunup koruyacak birilerini ararlar. Bu şekilde yetiştirilen çocukların bağımlılıkları ömür boyu sürebilmekte ve eşlerinden de ailesinden gördükleri şeyleri bekleyebilmektedirler.

Tutarsız Anne-Baba Tutumu

Aşırı hoşgörülü olmak ile otorite ve disiplinli tutum arasında gidip gelen aile tutumudur. Bu tip ailelerde genellikle kurallar yoktur. Anlık çözümler, tartışmalar görülmektedir. Aile içinde konulan kuralların bazen hiç yokmuş gibi bazen de çok katı bir biçimde uygulandığı görülmektedir. Çocuğa toplum içinde onaylanan ve onaylanmayan davranışların net olarak gösterilmediği, genellikle çocukta kafa karışıklığına neden olduğu bir durumdur.

Genellikle ebeveynler arasında da birinin doğru bulduğunu diğeri yanlış olarak değerlendirdiği aile tutumlarıdır.

Tutarsız anne-baba tutumunda yetişen çocuklar; karar vermekte zorlanan, diğer insanlara güven duymayan, dengesiz, tutarsız, kurallara karşı kayıtsız, kararsız, aşırı isyankar veya boyun eğici olarak yetiştikleri görülmektedir. Bu tutumla yetişen çocuklar nerede ne yapacağını ve nasıl davranacağını bilemezler. Hangi tepki ile karşılaşacaklarını bilemedikleri için sürekli kaygılıdırlar. Bu durum çocuğun kendini güvende hissetmesini engeller.

Reddedici veya İhmal Eden Anne-Baba Tutumu

Çocuğa bakma ve koruma yükümlülüklerini gereğince yerine getirmeyen,  sağlık hizmetlerini aksatarak çocuğun aslında istenmediğini hissettiren,  temel bakımını aksatan aile tutumu olarak tanımlanabilir. Çocuğa karşı düşmanca tutumlar beslemek bu tip aile tutumlarında görülmektedir.

Genellikle çocuğa uygun ev ortamı oluşturulmaz, eğitimine önem verilmez, duygusal açıdan sevgi gösterilmez, evde ki risklerden korunmazlar.

Reddedici veya ihmal edilen anne-baba tutumu ile yetiştirilen çocuklar; saldırgan, çevresinin dikkatini çekmeye çalışarak var olduğunu ispatlamaya çalışan, özgüveni düşük, iletişim sorunları yaşayan, nefret besleyen, kimseye güvenmeyen, çevresindekilere düşmanca tutum sergileyen kişiler olarak yetişirler.

Bu çocukların yetişkin rolü almakta başarısız oldukları görülmektedir. Sosyal açıdan içine kapanık ve kendine dönük kişiler olabilirler.

Mükemmeliyetçi Anne-Baba Tutumu
anne ve babanın kendi yapamadığı, yaşayamadığı veya gerçekleştiremediği amaçları çocuklarından bekleyen aile tutumudur. Genellikle benmerkezci ailelerdir. Çocuklarının becerilerine, kapasitesine ve potansiyellerine bakmadan kendi istedikleri alanda başarılı olmalarını beklerler.

Mükemmeliyetçi anne-baba tutumu ile yetişen çocuklar; ağır beklentiler altında ezilerek sağlıklı bir kişilik geliştiremeyebilirler. Çoğu zaman kendilerini yetersiz ve beceriksiz hissederler. Sürekli olarak başarıya yönelik çabalarlar istedikleri seviyeye ulaşamadıklarında hayal kırıklığına uğrarlar. Yaptıkları işleri beğenmezler.

Koşulsuz sevgi göremeyen çocuklar, yalnızca başarılı oldukları zaman sevgiyi hak ettiğini düşünür. Bu nedenle kendini değersiz hissederler.

Demokratik ve Güven Verici Anne-Baba Tutumu

İdeal aile tipi olarak tanımlanabilen aile tutumudur. Anne-baba tutumları arasında en sağlıklı olarak kabul edilen, güven verici ve destekleyici yaklaşım biçimi olarak görülür. Temel kurallar ve kısıtlamalar bulunur ve bunun yanı sıra çocuk özgür bir biçimde sorumluluklarının bilincinse olarak yetişirler. Bu aile tutumunda koşulsuz sevgi ve kabul vardır. Çocukların düşüncelerini ve fikirlerini özgürce paylaşmaları desteklenir. Anne babaların davranışları birbirleriyle tutarlı ve kararlıdır. Çocukların temel bakımına önem verirler, ortak paylaşımlarda bulunurlar, çocukların potansiyellerine göre sorumluluk veririler.

Demokratik ve güven verici aile tutumunda yetişen çocuklar; kendilerine güvenen bireyler olurlar. Sosyal ilişkileri kuvvetlidir, uyumlu ve yaratıcı kişilerdir. Aynı zamanda sorumluluk sahibi, diğer insanlara güvenen ve sevilen, bağımsız ve diğer insanlarla iş birliği sağlayan kişilerdir.

Hatalı anne-baba tutumları nedenlerine bakıldığı zaman genellikle evlilik çatışmaları görülmektedir. Eşler arasındaki ilişkinin doyuruculuğu ve eşlerin kendi yaşamlarından memnun olup olmamalarının, çocuklarından beklentilerini ve çocuğa dönük davranışlarını etkilediğini araştırmalar ortaya koymuştur (Yavuzer 1996).

Aynı zamanda anne babanın kendi yetiştirilme tarzı da bu süreçte oldukça önemlidir. Kendi çocukluğunda aile içinde iyi bir iletişim kuramayan, sevgi ve saygı görmeyen kişilerin, yaşadığı kötü deneyimler nedeniyle kendi çocuklarına karşı tutumları da etkilenmektedir.

Bunun yanı sıra; ekonomik yetersizlik, anne ve babanın arasında ki kültürel farklar, yoksulluk, işsizlik, eğitim yetersizliği, erken anne-baba olma, anne-babanın ruhsal problemleri de olumsuz ebeveyn tutumlarına neden olan sebeplerin başında gelmektedir.

Uzman Klinik Psikolog

Gizem DURAN TÜZER

ÇOCUK OKULA NASIL UYUM SAĞLAR?

Okullar Açılıyor…

Yeni eğitim-öğretim yılı başladı. Birçok çocuk ilkokula merhaba derken, birçoğu da yeni sınıfına yeni bir başlangıç yaptı. Bu başlangıç muhtemelen beraberinde birçok soru ve sorunu da beraberinde getirdi. Çocuklar için ilk sosyalleşme kurumu olan okul, aynı zamanda çocukların ilk korku unsurlarından da biri olabiliyor.

Çocukların ve ebeveynlerinin sıklıkla zorluk yaşadığı konuların başında; çeşitli bahaneler ile okula gitmek istememe, ödevlerini yapmak istememe, erken uyumak istememe, kurallara uymakta zorluk çekme, okulda huzursuz olması, ve bazı hastalık belirtileri göstermesi  gibi sıkıntılar başta gelmektedir.

Okula başlayan çocukta mide bulantısı, karın ağrısı ve baş dönmesi gibi rahatsızlıklar görülebilmektedir. Bu rahatsızlık belirtileri genellikle okul fobisinden kaynaklanmaktadır. Genellikle anneye çok bağımlı bir çocuğun aniden anneden ayrılmasıyla ortaya çıkan bu durum, pazar akşamı yatmadan önce ve pazartesi sabahı görülüyor. Eğer anne-baba çocuğun bu durumu karşısında endişelenir ve onu okula göndermezse bu davranış alışkanlık haline gelebilir. Okul korkusuna bağlı olarak çocukta uyku problemleri ve alınganlık görülebilir.

Unutulmamalıdır ki okula başlayan çocuk ilk kez ailesinden ayrılma durumu yaşayacaktır.  Ortak büyük bir yapıda bulunacak ve uyum sağlamaya çalışacaktır. Bu durum çocuk için kendi içerisinde yeni bir sürece geçiştir. Çocuklarda ki geçiş süreçleri her zaman sabır gerektiren bir durumdur. Aileler olarak bu süreçte çocuklara destek olmak, anlayışla yaklaşmak her zaman en önemli unsurdur. Anne-babanın tutumları, çocuğun okul dönemine alışmasında oldukça önemlidir. Anne ve babanın çocukla olan ilişkisinin aşırı bağımlı olması okul korkusunun nedenlerinden biridir. Çocuğun sürekli endişe duyan bir aile içinde yaşaması, her istediğinin yapılması ve sürekli huzursuz bir aile düzeninde yaşaması okul korkusuna sebep olan başlıca nedenlerdir.

Bu geçiş dönemini daha rahat atlatmak için ailelerin uyması gereken bir takım durumlar ele alınabilir.

Çocuk okul korkusu yaşıyor ve okula gitmek istemiyorsa okula gitmesi sağlanmalı fakat kesinlikle şiddet ve baskı uygulanmamalıdır.  Öğrenci, okul eğitiminin faydaları hakkında açıklayıcı bilgiler verilerek ikna edilmelidir.  Okula giderken anne ve babanın endişelenmesinin çocuğu daha da korkutuyor ve çocuğun okul arkadaşları ile daha fazla zaman geçirmesine yardımcı olması öneriliyor.

Öğretmeniyle tanışın, işbirliği içinde olun ve  ortak bir iletişim dili geliştirin.

Ebeveyn-öğretmen görüşmeleri çocuğunuzun öğretmenini tanımak, onun beklentilerini anlamak ve kendi beklentilerinizi ifade etmek açısından değerli fırsatlardır. Bu görüşmeler, çocuğunuzun okuldaki durumunu doğrudan takip etmenizi ve çocuğunuzu daha doğru yönlendirmenizi sağlar.

Orada yeni şeyler öğreneceğini, yeni arkadaşlarla tanışacağını ve oyun oynayacağını söylemek; şarkı söyleme, masal dinleme, yap-boz yapma, resim yapma, arabalarla oynama gibi etkinliklerde bulunacağını anlatmak ön hazırlığın temel parçalarından biridir. Bunun dışında ‘Öğretmeninle ve arkadaşlarınla aktiviteler yapacaksın”, “Teneffüste oyun oynayacaksın”, “Yemek yiyeceksin” ve “Diğer arkadaşlarınla beraber dinleneceksin” gibi sözler de onu rahatlatacaktır.

 Çocuk, onunla birlikte orada kalamayacağınızın bilincinde olmalıdır. Bunu ona söylemek gerekir. Sabah veya öğle programına göre çocuğa: “Seni götürürken sana eşlik edeceğim”, “Biraz kalacağım”, “Anneler babalar gittiği zaman gideceğim ve öğlen(akşam) seni almaya geleceğim”, ya da x kişi seni almaya gelecek” gibi sözler söylemek ona güven verebilmek adına oldukça önemlidir.

Okuldaki sosyal ilişkilerini merak edin ve destekleyin. Onun okulda neler yaptığını, arkadaşlarıyla neler paylaştığını, öğretmeniyle arasının nasıl olduğunu sorun. İlginiz ve merakınız, çocuğunuza önemsendiği hissini verecek ve ilişkilerine dair farkındalık kazanmasına yardım edecektir.

-Endişeli ve gergin olmamaya dikkat edin çünkü çocuk bunu hisseder. Mümkün olduğunca rahat olmaya çalışın.
-Çocukla ayrılırken “Görüşmek üzere”, “ben gidiyorum” gibi açıklamalar yapmadan okuldan ayrılmayın. Çünkü  okula bırakıp kaçar gibi çıkarsanız çocuk kendisini kaybolmuş/terkedilmiş ve bırakılmış hissedebilir.
-Okuldan döndüğünde gününün nasıl geçtiğini ve neler yaptığını sorun. Ancak onu konuşmaya zorlamayın. Kendiliğinden anlatmaya başladığında ilginizi ve dikkatinizi ona verin.
-Çocuğu bıraktığınız zaman ağlamalar, bağırmalar yaşanabilir, bu durumda onu sakinleştirmelisiniz. Ancak her gün, tüm gün boyunca çocuğun yanında kalmayın. Sürekli çocukla  okulda birlikte kalırsanız çocuk okula alışamaz. Onu sakinleştirdikten sonra öğretmenine teslim etmelisiniz. Bu olmadığı ve tekrarlandığı takdirde çocuk tek başına baş etmeyi bilmeyen, bağımlı bir çocuk haline dönüşür ve bu durum onu güçsüz, kendine güvensiz hissettirir.
-Unutmamalısınız ki anaokuluna uyum zaman gerektiren bir süreçtir.  Eğer sorunları bu şekilde de çözemiyorsanız çocuğun mutlaka bir psikolojik yardım almasını sağlayın ve gerekirse anne baba olarak siz de destek alın.

 

Zamanı Etkili Kullanma

Etkin Zaman Yönetimi

“Keşke biraz daha zamanım olsaydı!” Siz de sık sık böyle düşünüyor musunuz? Aslında tüm insanlar zaman konusunda eşittir.

Zaman geçtiğinde bir daha geri alınamaz. Öyleyse en iyisi sahip olduğumuz zamanı akıllıca kullanmaktır. Peki nasıl?

Eğer üretken insanlar arasında yer almak istiyorsak, zamanla ilgili düşüncelerimiz ve söylediklerimiz olumlu olmalıdır. Ör: “Zaman hep benim yanımdadır” “Zamanım her şeye yeter” gibi.

Sabah uyandığımız andan itibaren uyguladığımız güne başlama alışkanlıklarımız, dünya ile etkileşime geçmeden önce kendimizi hazırlamamız açısından oldukça önemli. Bunların içerisinde; meditasyon yapmak, sevdiklerinizle zaman geçirmek, egzersiz yapmak, kahvaltı yapmak, kitap okumak ya da kitap yazmak gibi farklı, hoşunuza giden, size ait, enerjinizi yükselten alışkanlıklar olabilir. Güne başlama alışkanlıkları, sizi başarı için fiziksel ve psikolojik olarak hazırlayacaktır.

Zamanı etkin bir biçimde kullanmak için öncelikle bir günde, yani 24 saatte ne yapıyoruz? Adım atmadan önce bunu öğrenmeniz yararınıza olacaktır. Genel olarak yaşamımızın;

  • %32’sini uyuyarak
  • %20’sini çalışarak
  • %10’unu yemek yiyerek
  • %9’unu seyahat ederek
  • %8’ini kişisel bakım yaparak
  • %8’ini öğrenerek
  • %7’sini bekleyerek
  • %6’sını diğer faaliyetlerle geçiririz.

Programlı Olun

Yapmanız gereken önemli veya acil işlerin bir listesini hazırlayın. Takvimleme yapın. Yapılacak işlerinizi zaman sırasına koyun.

ÖNCELİKLERİNİZİ SIRALAYIN

  • SAĞLIK
  • AİLE
  • İŞ
  • EĞİTİM
  • ARKADAŞLAR
  • MANEVİYAT
  • TOPLUMSAL FAALİYETLER
  • EĞLENCE vs.

Etkili bir zaman yönetimi yapabilmek, yapacağınız işleri ve kendinize ayıracağınız zamanı verimli bir şekilde kullanabilmek için, yaşadığınız zaman süresi içinde istenen düzeyde planlayabilmek ölçütünüz olmalıdır. Planlama yaparken dikkat edecekleriniz;

  • Zor olandan kolay olana doğru işleri yapmak,
  • İşleri planlanan gün ve saate göre yapmak, sürüncemede bırakmamak,
  • Bir işi bitirmeden diğerine geçmemek,
  • Yapılan işe pürdikkat konsantre olmak,
  • Yaratıcılıkla ilgili faaliyetler için zaman ayırmak,
  • Rutin işlerden kaçınmak,
  • Gereksiz ayrıntılardan uzak durmak,
  • Toplantıları zamanla sınırlamak,
  • Engellenmeden çalışılabilecek saatler belirlemek,
  • İş paylaşabilecek eleman yetiştirmek.

Zamanınızı ve enerjinizi tüketmekten başka bir işe yaramayacak önemsiz işleri erteleyin veya iptal edin. İşinizi bitirdiğiniz için fazladan zamanınız kaldıysa daha sonra yapmayı planladığınız şeyleri bu arada yapabilirsiniz.

Plan yaparken unutmamanız gereken üç önemli nokta; ruhsal, fiziksel ve zihinsel durumunuz.

  • Daha verimli çalışabileceğiniz, üretken olduğunuz saatleri önemli işlere ayırmaya,
  • Günü ayrıntılı planlamaya, ancak beklenmeyen durumlar için esnek olmaya,
  • Başlama zamanlarına sadık olmaya,
  • Planınızı gerçekleştirebilmek için çevrenizdekilere gerektiğinde “Hayır” diyebilmeye,
  • Her sabah, kendinize 10-15 dakikalık planlama zamanı ayırmaya ve küçük notlar alabileceğiniz bir ajanda edinmeye ya da cep telefonu uygulaması kullanmaya,
  • Günü hep olumlu biçimde tamamlamaya,
  • Gerçekçi plan hazırlamaya ve günlük planın esiri olmamaya,
  • Ödüllendirici olmaya, (planınızı gerçekleştirdiğinizde kendinizi takdir edebilmelisiniz.)
  • Değerlendirme yapmaya (planımı uygulayabildim mi, yolunda gitmeyen neydi, neleri yeniden düzenlemeliyim gibi) özen göstermeniz planınızın verimli ilerlemesine yardımcı olacaktır.

 Boşuna zaman harcamanızı gerektirecek veya önemsiz şeylere hayır demeyi öğrenin.

Erteleme
Etkili zaman yönetimi için tehlikeli olan bu davranış, gündelik hayatınızda ki ertelediklerinizle başlar ve ardı sıra gelen artçı şoklarla yoluna devam edecektir.

İş ve dinlenme arasında denge kurun. Uykunuzdan kısmayın.

Dinlenmek için zaman ayırın. Genelde yetişkinlerin fiziksel, duygusal ve zihinsel olarak yenilenebilmesi için ortalama sekiz saatlik bir gece uykusuna ihtiyacı vardır. Uyku, zamanı kullanmanın iyi bir yoludur. Konsantre olmayı kolaylaştırır ve hafızayı güçlendirir, bu da öğrenmeyi hızlandırır. Öte yandan uyku eksikliği öğrenmeyi zorlaştırır, kaza ve hata yapma riskini artırır ve sinir bozukluğuna yol açar.

Zaman yönetimi tamamen bireysel bir durumdur. Yani tamamen sizin çabanıza bağlıdır. Zaman yönetimi için gerekli olan tek şey kendinizdir. Buna zihinsel olarak hazır olmanız gereklidir. Etkili zaman yönetimi sayesinde, iş hayatınız ve sosyal yaşantınızda sorunları minimize etmeyi ve zamanı iyi kullanmayı düzen haline getirmeniz önemlidir.

Unutmayın! Gün herkes için 24 saat…

 

 

Yas Süreci

Yaşamımız boyunca kontrol edebildiğimiz olayları deneyimlemekle beraber kontrolümüz dışında olan ve bizi derinden etkileyen olaylara da maruz kalırız. Kontrol edemediğimiz olayların başında kayıplar gelir. Yas sevilen birinin kaybı karşısında verilebilecek en doğal tepkidir. Sevilen birinin ölümü sonunda ondan yoksun kalma durumunda yas tutarız. Yas yaşanılması gereken bir dönemdir. Bu doğal tepkiye müdahale edilmemesi gerekir.

Yas tepkileri depresyon semptomları ile benzerlik göstermektedir. Bu nedenle kayıp yaşayan kişinin yas dönemi, çevresi tarafından sorun olarak görülebilir.  Yas süreci , zaman içinde kişilerin yaşadığı duygularda bir azalma olmadan devam eder ve durumu kabullenme gerçekleşmezse, kaybın travmatik bir etki bıraktığı düşünülebilir. Uzayan süreçler yas kapsamına girmez ve müdahale edilmesi gerekir. Kaybın ardından kaybedilen kişinin sürekli kayıp dönemindeki hali ile akla geldiği ve acı, aşırı üzüntü, çökkünlük gibi olumsuz duygu hallerinin azalmadan sürdüğü zaman ortaya çıkar. Yaşanan kayıptan 3-6 ay sonrasında kişinin bu halinde değişim olmuyor ya da daha şiddetli biçimde bu hali yaşıyorsa depresyondan şüphelenmek gerekir.

Yas Evreleri

Yas tutma biçimi, kişiden kişiye farklılık gösteren bir durumdur. Bunlar kişinin kaybın şekli, beklenip beklenmediği, kaybı yaşayan kişinin kayıptan önceki psikolojik durumu, yaşam deneyimleri, kaybedilen kişinin yas tutan kişi için anlamı gibi unsurlar yas tutma sürecini etkiler.

Sevilen bir kişinin kaybından sonra 5 aşama gerçekleşiyor.

  1. İnkâr
  2. Kızgınlık/öfke
  3.  Pazarlık
  4.  Depresyon
  5.  Kabullenme

İNKÂR

Kişi bu dönemde aşırı bir üzüntü çektiğinden dolayı kaybettiği kişinin ölümünü bir türlü kabullenmek istemez. Genellikle olay veya durum yok sayılır, başa gelmiş kabul edilmez, bir yanlışlık olduğu düşünülür. İnkar mutlaka davranış biçiminde görülmeyebilir; kaybettiği insanın ölmemiş olduğu ile ilgili istem dışı hayaller, düşünceler ya da çeşitli söylemler de inkar sürecinde görülen durumlardır.

ÖFKE/KIZGINLIK

Kızgınlık aşaması, inkar aşamasında devreye sokulmayan sorgulamaların devreye girmesi ile başlar, üst üste gelen sorgulamalar neticesinde öfke duyguları vücudu ele geçirir. En bilinen soru “neden ben” sorusudur.

PAZARLIK

Pazarlık aşaması durumu kabul edilebilir seviyeye indirmek veya çıkarmak için girilen bir safhadır.  ”Olan olmuş ama bir çıkış yolu belki var” tarzı düşünceler ve eylemler insana eşlik eder.

Pazarlık aşamasının tamamlanmasıyla birlikte etkisi oldukça uzun sürebilen Depresyon aşaması başlar. Bu aşamada bütün durumun idrakına varılmıştır, bundan ötürü büyük bir mutsuzluk hakim olmaya başlar. Hayattan soyutlanma, hiçbir şey yapmak istememe, kayıtsızlık hali gibi belirtiler görülür. 

KABULLENME

En son aşama da kabullenme aşamasıdır. Durumun hazmedilmesi ve hayatın normal akışına dönmesi durumu gerçekleşir. Kişiler yas tuttuğu zaman sosyal ortamı da bundan etkilenir. Ancak zaman içinde bu durumda kademe kademe düzelme olması ve kişinin kayıptan önceki hayatındaki işlevselliğine dönmesi beklenir.  Kaybedilen kişinin özlenmesi ve beraber yaşanan güzel anların zihinde canlanması son derece doğaldır. Sorun, kaybın ardından kaybedilen kişinin sürekli kayıp dönemindeki hali ile akla geldiği ve acı, aşırı üzüntü, çökkünlük gibi olumsuz duygu hallerinin azalmadan sürdüğü zaman ortaya çıkar. Yaşanan kayıptan 3-6 ay sonrasında kişinin bu halinde değişim olmuyor ya da daha şiddetli biçimde bu hali yaşıyorsa depresyondan şüphelenmek gerekir. Bu şekilde uzayan süreçler yas kapsamına girmez ve müdahale edilmesi gerekir.

Yasın yaşanması gerçekten gereklidir. Çünkü eğer olması gerektiği gibi yaşanmazsa maalesef uzun bir zaman sonra hastalık olarak karşımıza çıkabilmektedir.  Bazı insanların yasa bağlı hastalıklar geliştirme ihtimalinin daha fazla olduğu düşünülmektedir. Modernleşen dünyanın insanın duygularını rahatça yaşamasını zorlaştırabilir. Yas sonrası psikolojik problemlerin yanı sıra en çok kronik ağrı gibi hastalıklar görülmektedir. Bunlar, mide barsak sistemi, karaciğer, sırt ve bel bölgesidir. Bazen ifade güçlüğüne bağlı yine boğaz  bölgesinde yani, boğaz, tiroid, akciğer ve kalp hastalıkları gözlenebilir.

Lohusa Sendromu

Üzüntü, boşluk duygusu, kaygı, aşırı sinirlilik, ağlama krizleri, bebeği yeterince sevememe ya da bakamama kaygısıyla kendini gösteren lohusa sendromunun ilk gebeliklerde daha fazla olduğu görülmüştür.

Genellikle doğum sonrasındaki ilk iki haftada yoğun yaşanır ve ilk bir ayda kendiliğinden sonlanır. Dolayısıyla herhangi bir profesyonel yardım gerektirmez. Bu süreyi aşan durumlar daha ciddi bir klinik tablo olan doğum sonrası depresyonun geliştiğini düşündürmelidir.

Belirtileri nelerdir?

Belirtileri, halsizlik isteksizlik, keyifsizlik, duygusallık, kırılganlık, kolay ağlama, uykusuzluk gibi başlar. Önceleri bunu sadece kendisi hissederken etrafı sadece yorgun ve sessiz gibi algılar. Daha sonra giderek bu hissettiklerini eşi ve akrabaları ile paylaştığında tablo belirginleşmeye başlar.

Bu tablonun daha çabuk yakalanması ve takıp edilmesi için çeşitli tarama testleri de geliştirilmiştir.

Kimlerde görülme riski vardır?

Doğum sonrası depresyon  bazı kişiler için özellikle risk taşımaktadır. Özellikle geçmişte depresyon gibi  ruhsal sıkıntılar, evlilikle ilgili sorunlar yaşayanlar, ailelerinde ruhsal hastalık öyküsü olanlar riski arttırmaktadır.

Ayrıca ilk gebeliklerde bu sendrom daha fazla görülüyor. Sosyal desteği olmayan yeni anneler de lohusa sendromuna daha fazla yakalanıyor.  Özellikle erken, planlanmamış veya istenmeyen hamileliklerde ve sosyo-ekonomik düzeyi düşük kadınlar lohusa depresyonuna girebiliyor. Ayrıca mükemmeliyetçi, kaygılı, kendini aşırı eleştiren, kendine güveni az olan kişilik yapısı da lohusa sendromu gelişimi açısından risk etkenidir.

Tedavisi

Lohusa sendromunun atlatılmasında sosyal desteğin önemi büyüktür. Bu destek hem psikolojik anlamda hem de bebeğe bakım anlamında verilmelidir. Annenin kendine de kısa da olsa vakitler ayırması için imkân yaratılabilir. Doğum sonrası depresyon durumunda şüphe ediliyorsa mutlaka vakit kaybetmeden bir uzmana başvurulmalıdır. Gerektiğinde bireysel terapi ile anne ve babaya yönelik terapi hizmeti de alınabilir.

Gerçeklik Terapisi

Gerçeklik terapisi, Amerikan psikiyatrist William GLASSER tarafından 1965’ de geliştirilmiştir. Ve seçim kuramına dayanır.

Seçim kuramında; herkesin kendi hayatını kontrol edebileceğine inanılır . Bireyin her yaptığından kendisinin sorumlu olduğu kabul edilir.

Seçim kuramı insanların sosyal bir varlık olması nedeniyle hem sevgi almaları hem de vermeleri gerektiğini söyler. Sevgi aynı zamanda karşılanması en zor gereksinimdir. Çünkü karşımızda mutlaka bizimle işbirliğinde bulunacak bir insan olmalıdır. Seçim kuramı tüm yaşamımız boyunca yaptığımız her şeyin davranış olduğunu bütün davranışlarımızın içimizden gelen motivasyondan kaynaklandığını ve kendi seçimlerimize dayandığını ifade eder.

Gerçeklik terapisi, bilişsel ve davranışçı teori ve müdahaleler üzerine yapılandırılmıştır. Bununla birlikte gerçeklik terapisi, bilişsel davranışçı yaklaşımlardan daha felsefidir. Sonuçlardan çok sorumluluğa ve sürece daha fazla vurgu yapar. Bireylere, diğerlerine zarar vermeden ihtiyaçlarıyla uyumlu olan kendi seçimlerini kendilerinin yapmalarına yardım etmek gerçeklik terapisinin temelidir. Özellikle okullarda ve madde bağımlılığı kliniklerinde bu yaklaşım tercih edilmektedir. Gerçeklik terapisi; danışanlarının yaşadıkları sorunların çoğunun, hayatları boyunca önemli gördükleri insanlarla doyurucu bir ilişki kuramamalarından veya çevrelerindeki diğer kişilerle samimi ilişkilere giremeyip bağlanamamalarından kaynaklandığını öne sürmektedir. Danışanlar ilişkilerinde yaşadıkları problemlerin kendi davranışlarından kaynaklandığının çoğu zaman farkında değillerdir. “Gerçeklik terapisi, kısa süreli danışmalarda kolaylıkla ve etkili şekilde uygulanabilen etkileşime dayalı, uygulama alanı geniş olan bir terapi modelidir.”(akt, Çelik, 2014). Gerçeklik terapisinde nasıl daha iyi seçimler yapılacağını ve yaşamını nasıl kontrol edeceğini öğrenilmesini oluşturur.

‘’Ne istiyorsun?’’ bu soru gerçeklik terapisinin merkezindeki bir kavramı kapsar. Gerçeklik terapisini öğrenmek için başlangıç niteliğindedir. Terapist ve danışanlar, bu basit ama güçlü soruyla dışa vurulan sayısız istek, umut, ve hayalin zengin bilgisine kendilerine açık hale getirdiklerinde ilişkiyi güçlendirir.

Gerçeklik terapisti, danışanla anlamlı bir ilişki kurduktan sonra bir öğretmen gibi ona hayatındaki insanlarla gereksinim duyduğu şekilde anlamlı ilişkiler kurabilmeyi ve bağlanabilmeyi öğretir. Danışanlara ne yaptıklarını değerlendirmeleri ve davranışlarının kendilerine ve diğerlerine zarar vermeden temel ihtiyaçlarını karşılayıp karşılamadığı ile ilgilenir (Corey, 2001). insanın iki temel ihtiyacı vardır. İlişkisellik (sevmek ve sevilmek) ve saygı (kendisine ve diğerlerine karşı faydalı olduğunu hissetmek). Davranışlar bu  iki temel ihtiyacı karşılamaya yöneliktir ve gerçeğin, sorumluluk duygusunun ve doğru-yanlışın farkındalığını yansıtırlar. . Bu görüşü temel alan gerçeklik terapisinin amacı ise daha iyi seçimler yapmak ve kendi yaşamı üzerinde daha etkin kontrol sağlamaktır

Terapist hatanın kaynağını bulma amacı taşımaz. Terapi, danışanların ilişkilerinde kontrol edebilecekleri şeyler üzerinden yürür. Seçim kuramı ve devamında gerçeklik terapisi bireyin kontrol edebileceği tek şeyin kendisi olduğunu temel alarak değişim için danışanın kendisine yüklenir.

Terapi sürecinde bunu gerçekleştirmeye yönelik,

  1. Bireyin seçim ve sorumluluğu vurgulanır.
  2. Gerçeklik terapisinde terapist tamamen kendisi olmak durumundadır. Bazı psikoterapi yöntemlerinde olduğu gibi anne, baba rolü üstlenmez.
  3. Gerçeklik terapisinde tamamen içinde bulunulan zamana odaklanılır. Bazı sorunlar geçmişten kaynaklansa da geçmişimizi değiştiremeyeceğimiz için orada takılıp kalmamalı bugüne bakmalıyız.
  4. Gerçeklik terapisinde üzüntü, endişe, korku, mutsuzluk, isteksizlik gibi belirtiler üzerine odaklanmaktan kaçınılır. Bu belirtiler asıl sorunla yüzleşmeyi erteleyen savunmalardır. Önemli olan karşılanmamış temel gereksinimi yok etmektir.
  5. Gerçeklik terapisi ruhsal hastalık tanı ve sınıflandırmalarını kabul etmez, organik sebepler haricinde psikiyatrik ilaç kullanmayı tercih etmez.

 

Panik Atak

Panik atak, ara ara tekrarlayan endişe, korku, (ölüm korkusu gibi) sıkıntı duygularını içinde bulunduran, insanı dehşet içinde bırakan nöbetler şeklinde ortaya çıkan bir rahatsızlıktır. Panik atağın en temel özelliği beklenmedik bir anda ortaya çıkmasıdır.

Hasta ani bir nöbette tamamen korku içinde, öleceğini, kalbinde bir sorun olduğunu, kalp krizi geçireceğini düşünür.  10 dakika içinde şiddeti en yoğun düzeye çıkar; çoğu zaman 10-30 dakika devam ettikten sonra kendiliğinden geçer. Kısa sürse bile kişiye saatlerce sürmüş hissi verebilir.

PANİK ATAK NEDEN ORTAYA ÇIKAR?

TETİKLEYİCİLERİ NELERDİR?

Kaygı ve panik belli bir dereceye kadar hayatta kalmamız adına gereklidir. Ancak bu duygular düşünce sürecine zarar verecek kadar yoğun olduğunda, doğal olarak korkuya sebep olur. Bu korkular zamanla günlük aktivitelere engel olmaya başladığı zaman sıkıntılar ortaya çıkmaktadır. 

Çoğunlukla nedensiz bir şekilde meydana gelir. Beyindeki kimyasal maddelerden ya da beynin yan kısmının fonksiyonunu yitirmesi sonucu ortaya çıktığı düşünülmektedir. Bunun yanı sıra bazı faktörlerin panik atakların ortaya çıkmasında rol oynadığı bilinmektedir.

Genetik faktörler: Ailesinde panik bozukluk, panik atak hastalığı öyküsü olan kişilerde panik atak belirtileri görülme riski bulunmaktadır. Panik atak şikayeti erkeklere oranla kadınlarda daha fazla rastlanır. Kesin olmamakla birlikte bu durumun biyolojik faktörlerden dolayı kadınların hastalığa daha yatkın olmasından kaynaklanabileceği düşünülmektedir.

Yoğun stres: Aileden veya sevilen bir kişinin ölümü, cinsel taciz gibi travmatik olayların yanı sıra boşanma, iflas ya da doğum gibi yaşam tarzında büyük değişiklikler panik atakların görülmesini tetikleyebilir. Yoğun strese neden olan olaylar kişilerde panik atakların ortaya çıkmasına neden olabilir.

İlaçlar ve Uyarıcı Maddeler: Panik atak ve kaygı belirtilerine neden olan sebepler arasında kafein, kokain, anfetamin gibi uyarıcı maddeler almak ya da  bazı ilaçların kullanımına ara vermek  yer almaktadır. Kullanılan maddelerin etkisi sebebi ile vücutta kimyasal dengesizlik ve panik duygusu tetiklenir. Bu sebeple terleme, bulantı, baş dönmesi, titreme, korku ve kontrol kaybı belirtileri görülebilir.  Bunlar kişide panik atak rahatsızlığı gelişmesine neden olabilir.

  Bunlar dışında şu durumlar panik atağın ortaya çıkmasına neden olabilir:

  • Sara hastalığı (epilepsi)

  • akciğer- kalp hastalıkları

  • Vitamin eksikliği

  • kafeinli besinlerle beslenme

  • Tiroid bezindeki sorunlar

  • Fazla adrenalin salgılanması

  • Kan şekeri düşmesi

  •  kansızlık

  • Beyinde oluşan tümör

  • İlaçların yan etkisi sonucu

  • Kapalı yerlerde bulunma

  • Kalabalık yerler

  • Depresyon

  • Sinirsel bozukluklar

Klinik Psikolog Kimdir?

Klinik Psikolog Kimdir?

Psikoloji eğitimi almış her kişi klinik psikolog ya da psikoterapist değildir.

Klinik psikolog, 4 yıllık Psikoloji lisans eğitimi üzerine Klinik Psikoloji yüksek lisans ve/veya doktora eğitimi alan psikologdur.

Klinik psikolog olabilmek için Psikoloji eğitiminin üzerine “Klinik Psikoloji” yüksek lisans ve/veya doktora programını bitirmek gerekmektedir. Ayrıca klinik psikologlar ilgilendiği alanlarla ilgili sertifikalı psikoterapi eğitimlerine, danışmanlık eğitimlerine, test eğitimlerine ve süpervizyonlarına katılmalıdır.

Klinik Psikologlar Neler Yapar?

Klinik Psikologlar duygusal, davranışsal ve bilişsel anlamda sıkıntı yaşayan kişileri değerlendirir ve bu kişilere psikolojik destek verir. Klinik Psikologlar çok geniş bir yelpazeye destek verirler.

Bunlar;

  • Ergenlik krizleri/problemleri, orta yaş krizleri gibi gelişimsel dönemlere ait sıkıntılar
  • Depresyon, kaygı bozuklukları, okul, iş, aile, sosyal ilişkilerde yaşanan uyum sorunları

gibi birçok problemin yardımcısıdır.